Almanya’da seçim: ‘AfD hükümette olmasa da kamuoyu tartışmasını yönetiyor’

İSTANBUL – Almanya’da 23 Şubat Pazar günü yapılan erken genel seçimi, anketlerin de öngördüğü üzere Hıristiyan Birlik partileri CDU/CSU yüzde 28’in üzerinde oy alarak birinci sırada tamamladı. Sandıktan ikinci sırada çıkan ise yine öngörüldüğü üzere oyların yüzde 20’den fazlasını alan faşist Almanya için Alternatif (AfD) oldu. Yeşiller ve Sol Parti Federal Meclis’e girerken, liberal Hür Demokrat Parti (FDP) ve Sol Parti’den ayrılan siyasetçilerin kurduğu Sahra Wagenknecht Birliği (BSW) yüzde 5 barajına takılarak meclis dışı kaldı.
Peki, bu sonuçları nasıl okumak gerekiyor? Göç konusunun seçim kampanyalarının ana gündem maddesini oluşturduğu düşünüldüğünde bu sonuçlar Almanya’daki göçmenler açısından ne anlama geliyor? Yeni hükümetin dış politikasının bundan sonra nasıl şekillenmesi bekleniyor?
Seçim sonuçlarını değerlendiren Heinrich Böll Stiftung Derneği İstanbul Ofisi Direktörü Dawid D. Bartelt’e göre, yeni hükümette de ‘aşırı sağa’ karşı çekilen ‘güvenlik duvarı’ (Brandmauer) korunacak ve AfD hükümette yer almayacak. AfD’nin yine de yıllardır ülkedeki kamuoyu tartışmalarını yönettiğine dikkat çeken Bartelt, böyle giderse AfD’nin 4 sene sonra yapılacak seçimde hükümette yer alabileceğine işaret etti. Bartelt, “AfD hükümette olmayacağından ‘tersine göç’ (Remigration) konusu gerçekleşmeyecektir. Ancak herkesin şu anda ‘tersine göçün’ ne anlama geldiğini biliyor olması ve bunun mantıklı, makul bir teklif olarak görülmesi de yine AfD için bir zafer… Dil üzerinden gerçekliği değiştiriyorlar” dedi.
Heinrich Böll Stiftung İstanbul Ofisi Direktörü Dawid D. Bartelt ile Almanya’daki genel seçimi, iç ve dış politika açısından olası sonuçlarını konuştuk…
‘SONUÇLAR BEKLENİYORDU AMA YİNE DE ENDİŞE VERİCİ’
Dawid D. Bartelt Almanya’daki seçimde beklendiği gibi CDU sandıktan birinci, AfD ikinci sırada çıktı. Siz seçim sonuçları hakkında ne düşünüyorsunuz? Hangi koalisyon seçenekleri sizce daha olası? Bu süreçte ‘güvenlik duvarının’ yıkılmadan kalacağını söyleyebilir miyiz?
Sonuçlar sizin de ifade ettiğiniz üzere bekleniyordu; ancak bir yandan yine de endişe verici. Öte yandan, en azından, özellikle hükümetin nispeten sorunsuz ve hızlı bir şekilde kurulacak olmasıyla alakalı bazı olumlu taraflar var – ki bu da önemli.
BSW ve FDP’nin parlamentoda olmaması iki nedenden ötürü iyi. Birincisi, bu iki partiye şu anda kimsenin ihtiyacı yok. İkincisi, sadece beş parti ile parlamentoda çoğunluğa sahip istikrarlı bir hükümet kurmak çok daha kolay olacaktır.
Liberal parti (FDP) muhafazakar parti (CDU/CSU) ya da aşırı sağcı parti (AfD) gibi diğerlerinin aldığı sorunlu kararları devraldı ve bu kararları bu partiler daha iyi temsil ediyor.
(Christian) Lindner başkanlığındaki liberal parti, on yıllardır ikinci ayağı olan, sadece ekonomik liberalizmi değil, insan hakları da dahil yurttaşlık haklarını ve liberal hakları savunmayı tamamen bir kenara bıraktı. Lindner, sonunda (ABD Başkanı Donald) Trump ve (Elon) Musk ile flört ederek partiyi liberterlere yakınlaştırmaya dahi çalıştı. Dolayısıyla, bence hak ettiğini aldı; Almanya’da çok geleneksel ve önemli bir parti olan liberal partinin yeniden düşünüp örgütlenmek, kendisini program olarak yeniden keşfetmek için bir şansı var; bence bu bir ölçüde Yeşiller için de geçerli.
Söylemek istediğim, liberal parti önemli ama kendisini yeniden keşfetmesi gerekiyor. Son 20 yıl içinde kesinlikle yanlış bir yöne doğru gittiler. BSW‘ye gelince, sosyal politika savunuları Sol Parti ve SPD, göç ve dış politika savunuları ise AfD tarafından daha iyi temsil ediliyor.
BSW, benim için solcu bir parti değil. Elbette özellikle Doğu Almanya’daki insanlar için sosyal güvenlik ve maaşlar gibi meseleler programlarında yer alıyor. Ama söz konusu dış politika ve göç gibi meseleler olduğunda, tamamıyla sağda yer alıyorlar. Belki de yakın gelecekte politikada ve dünyada olup bitenleri analiz etmek için sol ve sağ kategorisi bize artık o kadar da yardımcı olmayacak.
‘BÖYLE GİDERSE AfD BİR SONRAKİ SEÇİM SONRASI HÜKÜMETTE YER ALIR’
Dolayısıyla, bu iki parti federal meclise giremediğinden, Hıristiyan Demokratlarla Sosyal Demokratlar arasında bir büyük koalisyon kurulacak. Bunlar eskiden Almanya’nın açık ara en büyük iki partisiydi, bu nedenle koalisyonları da büyük diye anılıyor.
Burada çok fazla pratik ve deneyim var. Bu, 60’lı yıllardan beri iki partinin kurduğu beşinci koalisyon olacak. Bu, ideolojik açıdan bakıldığında garip olsa da Almanya siyaseti için normal bir koalisyon ve mevcut şartlarda en iyi seçenek. AfD’yi federal hükümetin parçası olmaktan dışlama anlamındaki ‘güvenlik duvarı’nın bu hükümet için varlığını sürdüreceğini düşünüyorum. (CDU lideri ve başbakan adayı Friedrich) Merz, bunu çok açık bir şekilde ifade etti. Ancak, dört yıl sonra yapılacak sonraki seçimler için bir şey söylemezdim. Eğer bu süreç devam ederse bence AfD bir sonraki hükümette yer alacaktır çünkü normalleştirme süreci hız kazandı; CDU ve Merz’in kendisi de bundan kısmen sorumlu. Ayrıca, anayasaya aykırı olduklarını ilan etmediğiniz sürece seçmenlerin beşte birini siyasi temsiliyetlerinin olamayacağını söyleyerek görmezden gelemezsiniz. Bu da bir olasılık. Bu yönde atılan adımlar da var. Ancak AfD ve fikirleriyle mücadele etmenin ve seçmenlerini demokratik partilere yeniden kazandırmanın doğru yolunun bu olup olmadığı konusunda şüphelerim var.
Endişe verici olan şu: AfD, halihazırda hükümet ediyor. AfD’nin gündeme getirdiği meseleler, AfD’nin gündeme getirdiği şekliyle tüm seçim kampanyasını belirledi: Korku yaratmak, doğrulanmış olduğunu söyleyebileceğiniz korkuların devamını getirmek ama hiçbir şekilde doğrulanmamış olan, kendi içinde bir gerçeklik haline gelen bir korku ve panik de yaratmak… Özellikle göç meselesinde durumun bu olduğunu düşünüyorum.
Çok tahrip edici, çok kötü olaylar yaşandı; ama bunlar insanları ülkeye sokmayarak ya da insanları siyasi zulüm ile karşı karşıya kalabilecekleri ülkelerine derhal geri göndererek çözülemez. Göçmenler ya da etnik Almanların düzenlediği saldırılar her zaman olabilir; pek çok önlem almak gerekir. Örneğin, bu genç insanların çoğunun travmatize olduğu yeterince anlaşılmıyor. Bunu özür olarak söylemiyorum; bence Almanya’da suç işleyen insanlar hukukun üstünlüğünün öngördüğü süreçlere tabi tutulmalı. Ancak, bu olayları büyük insan gruplarının sığınma almasını önlemek, Avrupa hukukuna aykırı bir şekilde Avrupa sınırlarından girmelerine engel olmak için kullanmak için gerçekçi bir bağlantı yok. Ama bu bağlantı orada çünkü bunu AfD yaptı; diğer partilerin çoğu da bunu yapmaya başladı.
Normalde medyayı eleştirme hayranı değilim ama medyada da bunu yeterince eleştirmeme eğilimi var; göçün gerçekte ne anlama geldiği, ne ölçüde yönetilebilir olduğu, göçmenler arasındaki suç istatistiklerinin ne olduğu konusunda yeterince doğrulama çalışması yapılmıyor. Bu tartışmada rol alma şansı bulmamış çok fazla gerçek var. Dolayısıyla, AfD, zaten son birkaç yıldır Almanya’daki kamuoyu tartışmasını yönetiyor. Bu çok endişe verici.
‘AfD, DİL ÜZERİNDEN GERÇEKLİĞİ DEĞİŞTİRİYOR’
Sizin de bahsettiğiniz gibi, göç, seçim sürecinde gündemin ana maddesiydi. Göç karşıtı önergesini AfD’nin de desteğiyle meclisten geçiren CDU da bu süreçte eleştirildi. Sizce seçim sonuçları Almanya’daki göçmenleri nasıl etkileyecek?
Şunu iyi haber olduğunu söyleyebiliriz: AfD hükümette olmayacağından ‘tersine göç’ konusu gerçekleşmeyecektir. Ancak herkesin şu anda ‘tersine göçün’ ne anlama geldiğini biliyor olması ve bunun mantıklı, makul bir teklif olarak görülmesi de yine AfD için bir zafer. Çünkü aynı zamanda çok akıllılar, dil üzerinden gerçekliği değiştiriyorlar. Dilin ne kadar önemli olduğunu gerçekten anlıyorlar. Aynı zamanda ‘Pasaportla Alman’ ve ‘Organik Alman’ ayrımını da getirdiler. Bu, şimdi insanların zihinlerinde.
AfD’li siyasetçi Maximilian Krah’ın bir videosunu izliyordum. Geçtiğimiz ekim ayında Cumhuriyet Bayramı arifesinde kaydettiği videoda, 1’inci Dünya Savaşı’ndan bu yana Türk-Alman dostluğunu ve silah kardeşliğini övüyor, düşmanlarına karşı kendini savunabilen güçlü bir ulus inşa etmede bize örnek olduklarını, önemli bir ekonomik güç haline geldiklerini ve Almanya’yı doğudan tehdit eden büyük göç dalgasına karşı bir duvar inşa etmek, Suriyelileri ve Afganları kendi ülkelerine ‘yeniden göç ettirmeye’ yardımcı olmak için onlara ihtiyaç olduğunu söylüyordu.
Türkiye kökenli insanların, kökeni şu anda göçmenlerin çoğunun geldiği ülkelere dayanan ama Alman pasaportu bulunan insanların olduğunu biliyoruz. Bu, önemli bir fark. Hep insanların kendileri ile aynı ülkeden gelen kardeşleriyle dayanışma içinde olmaları gerektiğini düşünürüz. Hayır, Alman pasaportunu almak için çok uzun süre mücadele ettiler ve bıçaklı saldırılar gibi olaylarla özdeşleştirilmek de istemiyorlar. İkinci olarak, işlerini de ellerinde tutmak istiyorlar; pek çoğu göçmenlerin geldiği ve işgücü piyasasına girdiği düşük vasıflı sektörlerde rekabet ediyor. Yani, aslında, göçmen geçmişi olan ama Alman pasaportu da bulunanların maalesef AfD’ye oy vermek için gerçekten mantıklı seçenekleri var.
‘GÖÇMENLERE YÖNELİK DAHA KATI BİR TUTUM SÖZ KONUSU OLACAK’
(Seçim sonuçlarının göç üzerindeki etkilerine ilişkin olarak) Maalesef bir fikir birliği bulunuyor. Avrupa hukukuna uyup ona saygı göstermek ya da onu yasaklamak arasında bir denge bulmak çok yorucu bir süreç olacak çünkü Avrupa hukukunun hâlâ pek çok koruma mekanizması var. Avrupa Parlamentosu’nun kompozisyonu da sağa kaydığı için bu değişebilir. Örneğin, göçmenleri Avrupa Birliği (AB) sınırlarının dışında toplayıp tutmaya izin veren değişiklikler var. Ama yine de hâlâ pek çok koruma mekanizması ve elbette uluslararası hukuk var.
(Başbakan ve SPD’nin başbakan adayı Olaf) Scholz da bunu söyledi; Scholz artık bir başbakan olarak tarih oldu ama bir milletvekili olarak Avrupa hukukuna bağlı kalacaklarını söyledi. Bunu aynı açıklıkla Merz için söyleyemeyiz. Onun popülist eğilimleri var. Ne kadar ileri gideceğini de kesin olarak bilemezsiniz. Göçmenlerin gitmesini istediği ve yeni göçmenlerin gelmesini istemediği konusunda çok açıktı. Bence mümkün olan en fazlasını yapacaklar. Bu, muhtemelen yeni hükümetin içinde ihtilaflı bir mesele olacak. Ancak genel eğilim, göçmenlerin ve burada yasal statüsü olmayan kişilerin gelişini büyük ölçüde azaltmak yönünde. Çünkü sistem böyle bir statüye başvurmayı bile giderek daha zor hale getiriyor.
Almanya’daki iltica prosedürlerinin ne kadar karmaşık ve genel olduğunu biliyoruz. Sığınma ve iltica talebinde bulunanların şartları çok kötüleşti. Para alımları konusunda devam eden bir tartışma var. Oldukça ayrımcı bir şekilde bir kart kullanmaları gerekiyor ve işgücü piyasasına erişimleri yok. Sonra sürekli entegrasyondan ve Alman ekonomisi için acil işgücü ihtiyacından bahsediliyor. Bu tamamen çelişkili bir durum. Maalesef, önceki hükümetlere göre göçmenlere karşı daha katı bir tutum takınacak bir hükümet söz konusu olacak; çünkü Yeşiller bile kendi programları ve kendi tarihleriyle çelişerek sonunda daha katı bir tutumu destekledi.
‘DIŞ POLİTİKADA YENİ AMA ŞAŞIRTICI DERECEDE ACİL BİR MESELE VAR’
Dış politikaya baktığımızda, Ukrayna savaşı, Gazze-İsrail meselesi gibi bir dizi konunun olduğunu görüyoruz. Sizce Almanya’nın dış politikası, özellikle Türkiye ile ilişkiler bağlamında nasıl şekillenecek?
Öncelikle, bence bu hükümet Alman dış politikasını Avrupa dış politikasının bir parçası olarak görecek; bu da iyi bir şey. Şimdi çok yeni ama şaşırtıcı şekilde acil bir mesele var: Donald Trump yönetimindeki yeni ABD hükümeti ile nasıl uyum sağlanacak ve özellikle Rusya-Ukrayna savaşı ve Rusya’nın rolü konusunda AB’ye karşı Rusya’nın lehine şaşırtıcı tutumlar takınan Trump ile nasıl muhatap olunacak? Ben çok merak ediyorum. Bence henüz Avrupalıların gerçekten bir fikri yok ama meselenin aciliyetini kavradılar. Dolayısıyla bu bir öncelik olacak.
Burada Türkiye’yi de içine alabilecek yeni bir AB güvenlik mekanizması ya da sistemi de olabilir. Türkiye öncelikle bir NATO üyesi ama eğer ABD NATO’yu Avrupa’nın güvenliği için önemli bir mekanizma olarak görmemeye başlarsa, AB de alternatif bir mekanizma aramak isteyebilir. Bazı işaretler var; (Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel) Macron, Türkiye’nin burada rol oynayabileceğine dair bu yönde bir şey söyledi, coğrafyaya da baktığınızda bu mantıklı geliyor. Ayrıca, Rusya ile yakın tarihe bakıldığında Türkiye’nin Rusya’ya dair bazı arabuluculuk potansiyeli oldu; son dönemde artık o kadar olmasa da savaş başladıktan sonra tahıl koridoru anlaşmasının olduğunu biliyoruz. Rus gemilerinin İstanbul ve Çanakkale boğazlarından geçmesine engel olunmasına rağmen halen, hep açık bir diyalog kanalları oldu. Bence bu mevcut ve bugün de açık. Dolayısıyla Türkiye’nin kesinlikle NATO’nun ötesinde, Rusya’nın önünü alan bir AB mekanizmasının parçası olma potansiyeli var.
‘AVRUPA’DA BİR “TÜRKİYE YORGUNLUĞU” VAR’
Öte yandan, bence AB’ye üyelik sürecini en azından şu anda olduğu gibi, yani donmuş ama hayatta tutmak bu yüzden önemli. Bu kulağa çelişkili geliyor; çelişkili de… Ama AB’ye üyelik süreci önemli iletişim kanallarını kurumsallaştırıp devam ettiriyor. Bu, bizim için, Türkiye’deki çalışmalarımız için şu an çok önemli. Bu, Türk sivil toplumuna AB finansmanı konusunda belirli bir koruma mekanizması sağlıyor. Üyelik süreci olmasaydı, Türk hükümeti için AB’den Türk sivil toplum kuruluşlarına para akışlarını durdurmak, kesintiye uğratmak ve kontrol etmek çok daha kolay olurdu. Ama şimdi jeopolitik olarak, AB ve Türkiye arasındaki diyalog için de çok önemli. Avrupa Parlamentosu’ndaki çoğunluğun da benzer düşüneceğini umuyorum. Emin değilim çünkü genel olarak söylemek gerekirse AB içinde belirli bir ‘Türkiye yorgunluğu’ var. Yani, insanlar “Tamam ama neden bununla uğraşalım? Erdoğan AB’de olmak istemiyor, Batı’nın bir parçası olmak istemiyor. Bunu hep söylüyor” diyorlar. Ama biz elbette onun “Evet, hâlâ istiyoruz” dediğini de biliyoruz. “Tamam, bu ikili oynamak” diyorlar. Ama somut olarak son dönemde bir gelişme yok.
Ancak, bence öncelikle ekonomik anlamda bir potansiyel var. Eğer AB gümrük birliğinin modernize edilmesi konusunda Türkiye ile ciddi şekilde konuşmaya başlarsa, ekonomik ilişkilerin gelişmesi için kesinlikle bir alan var. Ama siyasi olarak da… zor çünkü Türk hükümetinin, özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Gazze-İsrail savaşı konusundaki tutumu Almanya, Almanya hükümeti ve kişisel olarak Friedrich Merz’in tutumundan çok uzak. Ama bunu dışarıda bırakmayı başarırlarsa Türkiye önemli. 2016 yılında yapılan AB-Türkiye anlaşması da var. Hâlâ resmi olarak sonlandırılmış ya da iptal edilmiş değil ama pratikte devam eden hiçbir şey yok. Ancak Esad’ın devrilmesiyle de birlikte Türkiye, Almanya ve AB’deki mülteciler meselesinin yeniden gündemin üst sıralarında yer almasıyla yeni bir (anlaşma) olabilir. Dolayısıyla, AB’nin bu konu hakkında da Türkiye ile konuşmaya ihtiyacı var.









